Fususul Hikem'in Sırları

Salih

Muhyiddin İbn Arabi hazretleri bu fassı “fütuhi hikmet” olarak isimlendirmiş ve zahir olan ilk fetihe (açılım) -ki yaratılış sırrıdır- dikkat çekmiştir. Onun bu fassı -fatihi (açıcı) şeklinde özel değil- de fütuhi (açılımsal) olarak genel değerlendirmesinin nedeni, fetihlerin -tek değil- farklı tarzlarda ve gaybın anahtarları sayısınca olmalarıdır. Dolayısıyla o, zati gayb ve kuşatıcı mutlak varlık mertebesinden olan yaratılışın başlangıcına dikkat çekmede Hakk'a uymakla ilahi edebi gözetmiştir.

Gayb anahtarlarının ilki ahadiyet'i cemdir. Ahadiyet'i cem, zorunluluk ve imkan hükümlerini birleştiren berzahtır. Bu, mutlak varlıksal tecellidir ve ona yaratılışı gerektirmek veya gerektirmemek gibi bir şeref izafe edilemez. Çünkü gerçek bilgi, etkenin edilgendeki tesirinin ancak aralarındaki bir irtibat vasıtasıyla olabileceğini göstermiştir. Bu irtibat, aralarındaki bir ilişki veya ortak bir emre göre olur. İtibarlardan soyutlanması dolayısıyla, ahadiyet ile herhangi bir şey arasında hiçbir irtibat yoktur.

Buna göre, Hakk'ın başlangıç oluşu ve ondan bir şeylerin meydana çıkışı, ancak vahidiyet (vahdetin Hud fassında açıklanan ikinci mertebesi) açısından geçerlidir. Vahidiyet, (aleme) göreli çoklukları olan isim ve sıfatların kaynağıdır. Her tesirin karşısında bir kabul eden bulunması açısından, bunlar çokluğa izafe edildiklerinde imkan hükümleri” adını alırlar. Vahid olan Hakk'a göre ise, (vahdetin ikinci mertebesinde ortaya çıkan) bu isim ve sıfatlar, zati ilim mertebesinde resmedilmiş şereflerdir. Bu açıdan da “zorunluluk hükümleri” olarak isimlendirilirler.

Ahadiyet'i cem mertebesini takip eden ilk gayb anahtar(lar)ı, zat isimleridir -ki açıklanmaları yasaktır. Hayat, ilim, irade ve kudretten ibaret olan uluhiyet isimlerinin esasları, zat isimlerinin gölgeleri gibidir. Hakiki gayb, zat isimlerine aittir ve bu isimler, zatları ve hükümleri ile izafi gayba ait olan anahtarlara sızarlar.

İzafi gayba ait isimlerin hükümlerinin, manevi karışımları ve iç içelikleri vardır. İzafetin düzenleniş şekli, var olan şeyde hakim olan durumun dikkate alınmasına göredir.

  • Fatr ve fetk; latif ve kesif, güçlü ve zayıf şeyleri barındıran maddelerin ayrıştırılması içindir. Fetk, (parçalara ayırarak) çoğaltmak ; fatr ise özet olanı ayrıntılandırmak içindir.
  • Zer' ve felak, ortaya çıkarma, üretme ve meydana getirmek içindir. Zer', maddenin etkiyi kabul etmesi için hazırlanması; felak ise potansiyel kuvvetin fiile dökülmesi ve tasarrufun kemale ermesi içindir.
  • Halk, toplama ve karışım açısından cisim ve suretlere ait bir anahtardır.
  • İhraç, buluttan/yerden/madenlerden/dağdan su çıkartılması, veya su ile yeryüzündeki bitkilerin ortaya çıkarılmasıdır.
  • Ca'l, Hakk'a ve yaratıklara gerekli (ait) sıfatları yaratmanın (ortaya çıkarmanın) anahtarıdır.
  • Bir başka anahtar ise fethin nasıl olduğunu görmek ve ‘beraberlik’ diye ifade edilen zati yayılma/işleme ile onu idrak etmektir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Yaratan bilmez mi? O, Latif ve Habir'dir.” Yani içine girme veya kendisiyle karışma olmaksızın yarattığı şeyle beraberdir.
  • Ruhların varlığını sağlayan Emr'e dayalı yaratılışın anahtarı kavldir.
  • Manalar aleminin yaratılışı ise ahadiyet'i cemin ruhu/hakikati açısından zati yönelişe bağlıdır.

Salih ve fetihler arasındaki ilişki, kendisi için dağın yarıldığı deveden kaynaklanmaktadır. Hakk, kendisine doğrudan temas etmiş olması ve ruh üflemesinden dolayı Adem'in yaratılışını kendisine izafe ettiği gibi, o deveyi de Salih'e izafe etmiştir. Oysaki, Allah yaratılış tarzından haber verirken, başkaları hakkında sebep ve vasıtaları dikkate alarak birinci çoğul zamiri kullanmıştır.

Canlılar farklı türlerdedir ancak hepsinin yaratılışının başlangıcı cansızlara dayanmaktadır. Şu var ki, Adem, deve vb. şeylerin bazı ilave özellikleri vardır -ki bunları ancak Allah ehlinin büyükleri bilebilir.

Adem ve Havva, insani çoğalma ve üreme kapısının iki anahtarıdır, çünkü onlardan önec çoğalma yoktur. Onlar ise toprak, çamur, pişmiş çamur ve salsal diye ifade edilen cansızlardan yaratılmışlardır. Hakk onların başlangıçtaki durumundan şöyle haber vermiştir: “Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da, yanında huzur bulsun diye zevcesini yaratan O'dur. Eşi ile birleşince, hafif bir yük yüklendi. Onu bir müddet taşıdı. Ağırlaşınca, rableri Allah'a: Yemin olsun ki, bize kusursuz bir çocuk verirsen, şükredenlerden olacağız; diye dua ettiler.”(7:179)

Rivayet olunmuştur ki, onlar Allah'ın kendilerini salih bir erkek çocukla rızıklandırmasını istemekteydiler. Şeytan ise onları aldatmış ve şöyle demiştir: “Eğer çocuğu Abdulhars diye isimlendirirseniz onun erkek olmasını temin ederim.” Şeytana kulak verdiklerinden, çocuk (Şit) doğduğunda bu işte şeytanın bir katkısı olduğunu düşünmüşlerdir. Nitekim ayetin devamında şirke düştükleri belirtilmiştir.

Daha sonra Allah, onların neslinden zat ve sıfatları ile salih kıldığı bir kimse yaratmıştır. Bu salih kişinin kavmi için de cansızdan bir deve meydana getirmiştir. Bu deveyi Salih'e izafe edip, kavminin ona hürmet etmesini emretmiştir. Böylece kavmi içinde Salih'in devesi, cansızdan yaratılması ve kendisine hürmet edilmesi açısından Adem'in melekler içindeki durumu gibi olmuştur. Buna göre Salih'e iman eden kişi, ilahi emre boyun eğmeyi ve secdeyi gerektiren meleki özelliğinden dolayı ona iman ettiği gibi; deveyi boğazlayanlar da kibirlenen ve kafirlerden olan İblis'in tezahürlerindendir. İblis kıyamet gününe kadar laneti hak ettiği gibi, kuşkusuz onlar da bu vakte kadar azabı hak etmişlerdir.

Dört unsur (hava, su, ateş, toprak) ve müvelledat (maden-bitki-hayvan), Hakk'a sadece özel bir açıdan dayanır. Dikkat edilirse, Musa'ya ağaçtan hitap edilmiş, Nuh'a su, İbrahim'e ateş, Hud'a rüzgar ayrılmıştır. Her zatın risaleti, mucizesinin Hakk'a dayandığı ismin mertebesinden ortaya çıkmıştır.